top of page
  • Writer's picturegülce gürses

Hasan Basri Efsanesi



 Havlayan köpeklerin sesi meydana kadar ulaşıyordu. Sonbahar güneşinin cılız ışıkları, cami merdivenlerinde boylu boyunca yatan, belden yukarısı çıplak cesedi turuncu renge boyuyordu. Caminin ardındaki mezarlıktan gelen tekir kedi cesedi kuşkuyla süzdü. Sanki öldüğünden emin olmak ister gibi, lakin sesleri gitgide yaklaşan köpeklerden olacak, karara varamadan, telaşla geldiği yöne koşup, yosunlu mezar taşlarının arasında gözden kayboldu.

Gavsi, anasının beyhude çabasıyla uyanamamış, sabah namazını yine kaçırmıştı. Zar zor döşeğinden doğrulup, henüz kendini dahi ısıtamamış sobanın çıtırtılarını duydu.

" Ana! Yeni mi yaktın sobayı? Kaç defa dedim sana erken yak şunu diye..."

Hatice Hanım mutfaktan çıkıp yorgun yüzüyle sofanın duvarında asılı duran Hasan Basri'nin fotoğrafına baktı. Sakallı yaşlı yüzüne, derin çizgilerle, kalın gür kaşlarının gölgelediği gözlerine daldı. Vaktiyle kıymetli kıraat erbaplarını fotoğraflayan delikanlının ne iyi edip de bu hatırayı ona bıraktığını düşündü. Neyse ki çoktan Hakka yürümüştü de oğlunun bu hallerine tanıklık etmemişti kendi gibi.

Az sonra Gavsi giyinmiş çıkacakken Hatice Hanım yetişip,

"Güzel oğul, can oğul, bak tam vaktidir. Hiç olmazsa kuşluk namazına yetiş. Babacığının hatırına, derken duvarda asılı, eski tahta çerçeveli resmi gösterdi.

Gavsi,

"Tövbe tövbee..." diyerek hızla aşağı inip kapıyı çarpıp çıktı.

Sabah serinliğine kendini atıp Göksu deresine indi ve kıyısını takiben meydana çıkan parke taşlı yoldan kahveye doğru yürüdü. Biran önce Ankara Sincan'daki amcasından yadigâr dükkânına dönüp, işinin başına geçmek istiyordu. Neredeyse bir senedir anasının hastalığına gelip, burada kısılıp kalmıştı. Bu düşüncelerle meydana çıktığında, kalabalığın cami merdivenlerinde toplanmış olduğunu gördü. İçlerinden en kısa boylusu ve Gavsi'nin çocukluk arkadaşı bodur Osman geldiğini görüp seslendi,

" Gavsiii, oğlum yetiş, adamın birini öldürmüşler!"

Cenazenin başındaki imam Burhanettin, Osman'a kızıp,

" Çağırma şu kâfiri, başka zaman caminin önünden geçmez... Yüzkarası, babasının kemikleri sızlıyordur. Neyse el verin de alalım şu zavallıyı içeri, sen de benim arabacıyı al Üsküdar'a git, Emniyet-i Umumiyeye haber et. Gelip tetkik etsinler. Kimmiş neciymiş, öğrenelim," dedi.

Osman koşa koşa uzaklaşırken, kalabalık cenazeyi içeri taşımış, yerde serili dizi dizi seccadelerin üzerine yatırmıştı. Gavsi merakla içeri girdi. Beline kadar sıyrılmış kefen bezine dolalı bacakları, çıplak göğsü, yaşlı sakalsız yüzü, beyaz saçlarıyla öylece yatan adamı gördüğünde dona kaldı. Sofalarında asılı duran o yüze ne çok benzediğini düşünüp,

" Fesuphanallah!" dedi kendi kendine. Zihnini zorlayıp, Hasan Basri'ye ait bir görüntüyü gözünün önüne getirmeye çalıştı ama nafileydi. Her biri suretsiz bir bedenden ibaretti. Bir tek o fotoğraf vardı. O da eski, siyah beyaz, lekeli, sakallı, yaşlı bir adamın yüzüydü sadece.

İmam,

" Ne o Gavsi, tanıyor musun garibanı?" diye sordu.

" Sen işine bak hoca, benimkine de salça olma!"

Gavsi kendini hızla meydana attı. Fikrinde bir tek o yüz vardı. O tanıdık, eski bir hayal gibi, kalın ve pis kokan örtülerin altında kalmış, yüklüklerin en dibine, sandıkların en derinine atılmış, çıkarıp bakamadığı, emin olamadığı o yüz...

Bütün gün sokaklarda dolandı. Hiç durmadan yürüdü. Nasıl olabilirdi böyle bir şey. O ceset, seneler önce göçüp giden, yüzünü en son on sekiz yıl önce gördüğü, Hasan Basri olabilir miydi gerçekten. Tüm bu düşüncelerle öğleden sonra Üsküdar'a giden bir arabaya atladı. Çarşıda inip, karşısına çıkan ilk meyhaneye daldı ve kafasının içinde çalışan zemberekli saat durana dek içti. Gece vakti eve döndüğünde, anası telaşla bihaber sandığı oğluna olayları anlatıyordu. Gavsi hiç söz etmeden sofanın orta yerinde durmuş Hasan Basri'nin fotoğrafına bakıyordu.

"...

Öğlen vakti inzibatla hekim gelmiş. Gariban eceliyle Hakka yürümüş, ama yine de yarım kefenle caminin önünde ne işi olduğunu bilememişler. Kimdir araştırıyorlarmış.  Zavallının baban gibi kalbi teklemiş."

Hatice hanımın son sözleriyle Gavsi anasına dönüp,

"Sana kaç defa söyledim, benim babam yok!" diye bağırdı.

" Olur, mu öyle şey civanım, neyse kızma sen. Nen var senin anlat bakiyim, anlat ki derman bulalım emi!"

Gavsi ses etmeden abdesthaneye varıp elini yüzünü yıkadı. Eski kırık aynada yüzünden akan suyun bıyıklarında toplanışını izledi. Bu işi aklında huzura erdirmeden uyuyamayacağını biliyordu. Biran önce fikrini berraklaştırması elzemdi. Sofada hala onu bekleyen anasına,

" Sırtlığını al, gidiyoruz," dedi.

" Nereye oğul akşam akşam, hayırdır?"

" Sorma ana sorma işte yürü!"

Hatice Hanım giyinip kuşanana kadar, koltuğunun altına Hasan Basri'nin tek fotoğrafını alıp çıkan oğlunun peşi sıra küçük fakat hızlı adımlarla onu takip etti.

Caminin yanındaki evinden yaka paça çıkardığı imam Burhanettin'i gasil haneye sürüklerken, Hatice hanım yalvar yakar, "Yapma, etme oğul", diye haykırıyordu. İmam da Gavsi'nin güçlü elinden çelimsiz vücuduyla kurtulmaya çalışıyor, debeleniyor, beceremedikçe sayıp sövüyordu;

" Ulan pis kâfir, tüğ senin suratına, bırak lan beni!"

 İmamın ailesi, meydanda kahvede oturan ahali, hepsi onların peşi sıra gasil haneye koştular ama Gavsi o kadar kararlı ve süratliydi ki, hiçbiri imamı elinden almaya yetişemedi. Gavsi imama kapının kilidini zorla açtırdı ve az geri doğru iteleyip bıraktı.

İçeri girdiğinde, karnı biraz kavislenmiş cenaze, mermerin üzerinde, üstü beyaz örtüyle örtülü, öylece yatıyordu. Gavsi hemen ardından içeri giren anasına,

" Gel buraya ana dedi, gel de bak!" Bir yandan da örtüyü yavaşça kaldırıp cenazenin yüzünü açtı. Resmi yanaştırıp bakarken, ardında biriken kalabalık, imam, herkes sus olmuştu. Gavsi neredeyse emin olduğu gerçeğin izlerini Hatice hanımın da yüzünde aradı. Zavallı kadın korkuyla besmele çekti, gözleri büyüdü, aralanan dudaklarından tiz bir çığlık gibi çıktı " Hasan bey!" ve olduğu yere yığılıp kaldı.

Gavsi anasını kaldırma işini kalabalığa bırakmış, Hasan Basri'nin hiç bilmediği sakalsız yüzüne bakıyordu. Cansız bedenin, örtünün altında kalan sağ elini alıp avucuna baktı. Beyaza dönmüş ayanın orta yerindeki yara izi hala pembe, boylu boyunca duruyordu. İmam,

" Olmaz öyle şey, tövbe tövbeee..." diyerek söylenirken, Gavsi, geçmişinin tozlu çekmecelerinden bulup çıkardığı, yedi yaşının o melun sabahına gitmişti çoktan.

Hasan Basri, kim bilir kaçıncı kez Hatice hanımın yüzünü çarşamba pazarına döndürmüş evire çevire dövüyordu. Gavsi anasının çığlıklarına daha fazla dayanamayıp, mutfaktan kaptığı bıçakla babasının üzerine atılacakken, Hasan Basri son anda oğlunu fark edip sağ eliyle bıçağı avuçlayıp tutuvermişti. Gavsi, babasının boylu boyunca yarılan elinden akan oluk oluk kanı görünce öleceğini sanıp bas bas bağırmıştı. O öğleden sonra dayakçı Hasan Basri uzun bir seyahate çıktı. Seneler sonra tövbekâr olmuş, kıraat sanatında ustalaşmış Hasan Basri olarak döndüğünde, artık şefkatli bir eş ve baba olacaktı fakat mevzuyu öğrenen Gavsi'nin Ankara'da ki amcası, onu olaydan birkaç ay sonra yanına almıştı. Gavsi bir daha "baba" dememeye ant içtiği Hasan Basri'nin evini, anasını gözü yaşlı lakin kaderine razı bıraktı. Amcası büyük bir sevinçle çocuksuz evini ona hasretle açmış, öz oğlu saymıştı. Hasan Basri Beykoz'a döndükten sonra olanları öğrenip oğluna bir mektup gönderdi. Amcasının vefatına kadar bundan bihaber olan Gavsi, ölümünden sonra eşyaları arasında mektubu bulduğunda okumadan kaldırmıştı.

"Olmaz öyle şey! Haşa! İnsan tabiatı da sureti de benzer birbirine, uzatmayın dağılın, götürün şu kadını da evine, zavallı helak oldu ağlamaktan," diyerek söylenen imam Burhanettin'in sesiyle Gavsi az sonra kendine geldi. Herkes şaşkınlık ve korkuyla aralarında konuşuyor, vaktiyle Hasan Basri'yi tanıyan muhtar, bıyık altından yanındakilere, “Vallahi de billahi de o!" diyordu. Kimileri bildiği duaları mırıldanırken, Gavsi, hala merakla onu izleyen kalabalığın arasında Osman'ı gördü.

" Anamı al evine götür, Şükran teyze yanından ayrılmasın, sonra da gel buraya, seninle işimiz var," dedi.

İmam herkesi gönderdikten sonra gasil haneyi kilitledi, onun da aklı karışmıştı lakin Hatice hanımın halini görünce, muhtarın da Hasan Basri'yi tanıdığını duyunca kendi de fotoğrafla cenaze arasındaki muazzam benzerliği fark etmişti. Evine gitmeden önce Gavsi'yi kenara çekti.

"Oğlum, bak bu işte bir iş var. Şayet bu adam... Tövbe estağfurullah, mezarından hortlayıp kefeniyle caminin önüne geldiyse, bil ki Rabbimizin sevgili kuludur!"

Gavsi umursamazca omuz silkti.

"Sen beni dinle, vaktiyle hacı dedem anlattıydı bana da. Onun kuran hocası Hakkın rahmetine kavuştuktan birkaç sene sonra mezarı kazılmış, içi de boşmuş. Aynı gün sapasağlam cesedini eski evinin bahçesinde, incir ağacının altında bulmuşlar. Bir de kazıp bakmışlar ki incir ağacının köklerinin dibinde, 5 gündür kayıp oğlunun cesedi. Meğer bir kâfir, yok yere öldürüp gömmüş zavallıyı. Adam mezarından hortlayıp bulmuş evladını, o da huzura ersin, usulünce yanına gömülsün istemiş."

" Eee," dedi Gavsi. "Yani?"

" Yani diyeceğim şu, şayet bu zavallı, baban Hasan Basri ise oğlum, bil ki bir mucizedir. İyi düşün, bir huzursuzluğu vardır elbet! Rabbim onu boşu boşuna kaldırmaz yerinden. İyi düşün oğlum, ananla da konuş, sabah ola hayrola!"

İmam Burhanettin, hala meydanda merakla onu bekleyen kalabalığın yanına yollanıp onları evlerine gönderdi. Tevekkel olmak gerek demişti herkese, gece tüm köy aynı sorularla uykuya dalacaktı belki ama sabah olacak ve hayırlara vesile olacaktı elbet, imam Burhanettin emindi.

 Gavsi caminin basamaklarına, Hasan Basri'yi buldukları yere oturdu. Aklı fikri sorularla doluydu.

" Neden, neden karşıma çıktın yine. Anama, bana çektirdiklerin yetmedi mi?" deyip duruyordu.

Mezarlıktan çıkıp gelen tekir kedi, Gavsi'nin bacaklarına sürünüp onu daldığı âlemden çıkardı. Gözlerinden akan incecik yaşları, esen akşam ayazıyla üşüyen yüzünde ansızın hissedince, biri görür korkusuyla silip toparlandı. Oysa ortalıkta, meydanı geçmiş ona doğru gelen Osman'dan başka kimse yoktu. Bir de tekir kedi.

Gavsi bir anda aklına gelen fikirle yerinden sıçradı. Osman'a bir fener alıp mezarlığa gelmesini tembihledi ve kendi de oraya doğru yollandı. Hasan Basri seneler önce buraya defnedilmişti. Bugüne dek de Gavsi buraya hiç ayak basmamıştı. Osman durumdan hayli tedirgindi lakin karşı çıkacak hali de olmadığından bir koşu feneri alıp mezarlığa döndü.

Yosun tutmuş mezar taşlarının arasından, fenerin titrek aleviyle aydınlatmaya çalıştığı cılız ışıkta, Osman, Gavsi'nin, Gavsi de tekir kedinin peşi sıra yürüdüler. Çiğ yağmış nemli topraktan yükselen koku bir yandan içlerini ferahlatsa da, öte yandan hızla çöken pusun içinde güçlükle önlerini görebiliyorlardı. Gavsi artık sadece kuyruğunun ucunu seçebildiği kediyi kaybetmemek için hızlandı. Selvilerin uzun karanlık bedenleri, iri cüsseli gölgeleriyle kol kola girip önlerine düştükçe ve sessizlik derinleştikçe Osman daha fazla dayanamadı.

"Oğlum ne işimiz var ki burada? Az yavaşla, hadi bak gözünü seveyim, dönelim," dedi.

Gavsi ardında durup kalmış Osman'ı duymamıştı bile, az sonra ışığın geride kaldığını fark edince öfkeyle seslendi,

" Osman, ne halt ediyorsun gel çabuk buraya, bak kaybedeceğiz kediyi, Osman!"

" Ya oğlum ne kedisi! Kedi medi ne arasın bu karanlıkta, zaten önümü görmüyorum ben, hadi dönelim! Sabah gelir, gündüz gözü ne arıyorsan düşeriz peşine"

Osman, biraz bekledikten sonra iyice huylandı. Dönmeye niyeti olmayan, gitgide karanlıkta gözden kaybolan Gavsi'nin peşinden telaşla koştu.

" Tamam, lan, tamam, bekle! Destur, tövbe ya rabbim, çarpılacaz ulan senin yüzünden, kim bilir kimlerin üstüne basıyoruz..."

Gavsi hiçbir şey duymuyordu. İçinden bir his git gide yaklaştıklarını söylüyordu. Korku, merak, acı, öfke... İçinde babasına dair ne kadar duygu kaldıysa hepsi ayaklanmış, yüreğinin üzerinde tepiniyordu sanki. Aldığı nefes ciğerlerine yetmiyordu artık. 

Osman bir yandan telaşla yürüyor, bir yandan da hala göremediği Gavsi'ye sesleniyordu.

" Abicim sabah gelir okursun Fatiha’nı, biliyorum huylandın şu cenazeden ama saçmalama, olmaz öyle şey!"

Az sonra yanına vardığında, Gavsi, babasının mezarı üzerinde yatan tekir kediye bakıyordu. Pus biraz seyrelmişti. Osman, Gavsi’nin dalıp gittiği yerde,  sırtını bir selviye dayamış mezara feneri tuttuğunda, ansızın taştaki harfler ışığa kavuştu. İkisi de sırtlarında kalan karanlığın içinde bir mezar taşı kadar hareketsiz, öylece kala kaldılar.

" Affet beni oğul, vaktiyle ne fenalık ettiysem.

  Sırra mazhar oldum, yaratana sığındım, bütün oldum da

Bir yanım eksik kaldı hep. Kâmil olamadım.

Himmet eyle oğul, rızalık almaya geldim.

Ne ettiysem af buyur oğul

Can olup hakka rızanla yürümeye geldim."

Gavsi dizlerinin üzerine çöküp yüzünü toprağa kapadı. Hıçkırıkları sessizliği yırtarken, tekir kedi usulca kalkıp gitti. Osman ise feneri mezar taşının üzerine bırakmış, ışığın yettiği yerin bir adım gerisinde öylece donup kalmıştı. Bir süre sonra soluğu yeniden düzene giren Gavsi'nin bitkin sesi, dudaklarından toprağa düştüğü yerde sessizce dağıldı. 

" Allah Eyvallah, Allah Eyvallah..."

Ertesi sabah Osman herkese köy meydanında olanları anlattı. Tüm ahali öğle namazına müteakip kılınacak cenaze namazı için toplandı. Sabah yayılan haberlerle Hasan Basri'yi uğurlamaya tüm Üsküdar akın etti. Rızalık meydanında Gavsi babası için bir konuşma yaptı. Anası Hatice hanım da gururla oğlunu izledi. Mezar yeniden kazılıp da, çürümüş tahtaların arasındaki boşluk ortaya çıkınca, tüm ahali hep bir ağızdan " Tövbe Estağfurullah" çekti.

Hasan Basri aynı mezara ikinci kez defnedildikten birkaç ay sonra efsanesi Üsküdar'ı hatta İstanbul'u dahi aştı. Gavsi, imam Burhanettin'in ve köylünün de desteğiyle tüm izinleri alıp, babasının mezarını düzenletip Basri Hasan Baba Türbesini yaptırdı. Girişine de babasının seneler önce ona gönderdiği ve okumaya geç kaldığı mektubunu çerçeveletip astırdı. Ankara'ya bir daha dönmedi. Anasını da vefatından sonra babasının yanına defnetti ve son nefesini verene dek neredeyse her gün buraya gelip ikisi için de dua etti.

" İçimizdeki şeytan gölgemiz kadar bizdendir.

   Kimi vakit ardımıza düşer, kovalar. O kovalar biz kaçarız.

   Bazı yanımıza durur, omuz verir gibi...

   Kudreti bizi yalnızlığımızdan korur sanırız.

   Gün gelir karşılaşırız. Yüz yüze...

   En karanlık aksimize bakarız.

   Yaradan'ın gücü, onun sevgisi gönlümüze yerleşmişse oğul,

   Ne yandan gelirse gelsin,

   Şeytanımızı da Yaradan'dan ötürü sevmeyi beceririz.

   Ne gün sen de yekvücut olursun karanlığınla,

   O gün bil ki sulha erer, Kâmil olursun.

   Kim bilir belki bir gün Yaradan bana da nasip eder

   Bilirim ki affına kavuştuğum gün oğul, Hak yolu cennetime gider"

                                                                              

                                                                                                        Hasan Basri

10 views0 comments

Recent Posts

See All

Paradoks

Comments


bottom of page