top of page

Biz *vs. Müdür'ün Yardımcıları


Gençken ölüme takmıştım kafayı. O dönem hayatımda önemli bulduğum, sevdiğim herkes

için takma isimler kullanarak, ölümlerini kurguladığım bir günlük bile yazmıştım. Arkadaşlar, dostlar, sevgililer, platonik bir aşkla tutulduğum edebiyat hocam, finalinde de kendi ölümüm…

Kurt Cobain’in müziğiyle doyduğumuz ve intiharıyla sarsıldığımız yıllardı. Bol hırkalar, daha da bol kot pantolonlar, kısacık kestirdiğim saçlarımla, bir isyanın ruhunu taşıyordum. İçimdeki karanlığın içinde silahsızdım. Sistemin içine çekildiğimi hissettikçe ağırlaşıyordum. Toplumun ve ailemin daha o yaşlarımda dayatmaya başladığı kurallar, yakın zamanda içine çekilip kanımı emeceğini o günlerde sezdiğim her şey midemi alt üst ediyordu. Tek tip okul üniformalarından, eve girmem gereken saate, elalem ne derlere ve daha da fenası üniversite sınavı baskılarına, yarış atı gibi okul, dersane, kurslar arasına sıkıştırılmaya çalışılan ilk ve son gençliğin uçup giden günlerine kadar, o kadar çok şey vardı ki midemi alt üst eden.

Kendimi ortaya koymaya çalıştığım her yerde senkronize bir reddedilişle karşılaşıyordum. Üniversite başvurumu yaparken doldurduğum formda yazan ismim bir numaraya dönüşüyordu. Lacivert ceket, beyaz gömlek, ekose eteğimle gittiğim okulda, saçıma taktığım en basitinden renkli bir tokayı, giriş kapısında nöbet tutan müdür yardımcısı söküp alıyordu.


Giydiğim mokasen ayakkabının tokasına bile potansiyel özgünlük ihtimaline karşı uyarı veriliyordu. Farklı ya da kendime has ne varsa tutunmaya çalıştığım, küçüğünden büyüğüne; o dönem hayatımda yetki sahibi olduklarını sananlar üzerinde korku, öfke, kin yaratıyordu.

Neyseki bu saldırgan tavır hiçbir zaman korkutmadı beni. Aksine, belki istediğimi yapmama izin verilmiyordu, güzellikle istediğimde sesim duyulmuyordu, cevaplar hep “Hayır”dı ama bir şekilde onları tepkiye zorladığımı, varlığımla rahatsız ettiğimi gördükçe, gerçekliğimin, kendim olmanın mümkün olduğunun farkına varıyordum.


Bükemediğim bileği öpmeyecektim. Zaten bilek bükmek de değildi niyetim. Olmaktı. Kendimce varolmanın bana dair yolunu, yerimi bulmaktı. Öğreniyordum. Kendi ezberlerimi oluşturuyordum. Sesimi duymuyorlarsa bağırmam bir işe yaramazdı, ben onlar için dilsizdim. Direnecektim, olmak istediklerimle, olduklarımla…

16 yaşında bir kız çocuğuydum. Aileme göre kız çocukları akşam hava kararmadan evde olmalıydı. Yoksa fena olurdu. Halbuki fena olması için havanın kararmasına da gerek yoktu. Okula giderken otobüste, babamla gittiğim sinemanın patlamış mısır kuyruğunda, gevrekçinin tezgahında gündüz gözü kocaman adamların tacizine uğruyordum. Yok sayılmaya çalışıldığım her yerde isyan etsem de, dilsizliğim ilk defa beden buluyor, sesim çıkmıyordu böyle zamanlarda. Korku, suçluluk, utanç, anlamlandırma çabası, karışıyor, kararıyor, susuyordum.


Sahip olmamız istenen tek belirleyici, ayırt edici farklılık, KADIN ya da ERKEK olmaktı belli ki… O da böylece usul usul işleniyordu ruhuma, bedenime… Bana ait olmayan ezberler, kaçtıkça kovalıyordu…

What is the Matrix ulan! Neler oluyordu?! Henüz Matrix falan portakalda vitamindi. Halbuki o günlerde halimiz tam da bu cümleye sığardı işte…

Şimdi benim gibi çocukların kendi çocukları var. Onlar da bizim gibi olmasın diye çabalıyor niceleri… Bir çok şey değişti belki. Bazı şeylerse hala öylece duruyor, hatta daha da beter bir hal alıyor.


Hala susturulmaya çalışılıyoruz. Farklı seslere, renklere hala tahammülü yok müdür yardımcılarının. Bu yaşımızda bile kapıda nöbet tutuyorlar. Hala saçımızdaki tokayı, eteğimizi, şortumuzu çekiştirip duruyorlar. Kahkahalarımız hafif meşrep; kuyruk sallayan, tahrik eden biziz. Hatta tam da bu yüzden sokaklarda sürüklenip darp ediliyoruz, hala öldürülmediysek de potansiyel katillerimizle barıştırılmak için arabulucular giriyor devreye, müdür yardımcılarının yardımcıları… Disipline gönderiliyoruz tecavüzcülerimizle evlendirilerek, hatta okuldan atılıyoruz, terörist ilan edilerek.

Sessizce duran adamlar da, şarkılarla bir parka sahip çıkanlar da, kesilen ağaçların hesabını soranlar da biziz. Bu defa ezberlerimizi bozmak için mücadele ediyoruz. Büyüdükçe, duyulmadıkça, aile dizilimlerinde, yoga matlarında, meditasyon seanslarında, kendimize bir yer bulmaya çalıştığımız arazilerde, tarlalarda, kollektif, organik oluşumlarda varolma çabamızı sürdürüyoruz.

Ölüm günlüğünü yazdığım yıllarda, sürekli takıldığımız Lir Kafeyi işletmeye çalışan Cemo, defteri karıştırıp şöyle demişti, hiç unutmuyorum: Güzel bir düşünce, doğum günlüğü de yapsan çok güzel olmaz mı?


Gençken ölüme takmıştım kafayı, bir ceset bulmak için mezarlığa gitmem gerektiğini düşünüyordum. Şimdi nereye baksam onları görüyorum, onları ve diğerlerini

40'ımın çıkmaya yaklaştığı şu günlerde aklıma düştü. Belki de Cemo’nun tavsiyesine kulak verip doğum günlüğüne başlamanın zamanıdır. Yeniden ve yeniden küllerinden doğan sevdiklerimin, her şeye rağmen kendi olmaktan vazgeçmeyen dostlarımın, aşık olduklarımın, hiç tanışmasam da hayranlıkla takip ettiklerimin, İrem Çağıl’ın, Hareket Amiri Dicle Doğan’ın, Gökçe Erhan’ın, Hayat Tamircisi Hasan Kızıl’ın, bana ilham verenlerin ve kendimin… Herkese ve her şeye rağmen benden bize giden o yolda inşa etmeye çalıştığımız o dünyaya renk veren herkesin yolculuğunu selamladığım, önünde ceket iliklenen müdürlerin değil, ceketini bir canlıyı ısıtmak için üzerine örtenlerin. Kendi sesine yabancı kadınların sesi olmaya çalışanların, onlara ilham olanların, konuşmayı öğretenlerin, gücünü paylaştıkça çoğaltanların...






*VS.: İng. Versus kısaltması. ('e karşı' anlamında)




75 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Veda

bottom of page