top of page
  • Writer's picturegülce gürses

Cadı'nın Hikayesi


Kedi
Cadı

Her şey bir kayıpla başladı, Nanuşkamızın kaybıyla... Namı-ı değer Nane...

Bitkilerin mis kokulusu değil tabii. Adını, Buket Uzuner'in 'İki Yeşil Su Samuru' kitabındaki kediden alan...





Nane, mağrur bir Siyam erkeğiydi. Yakın zamanda 20 yıllık beraberliğimizi sonlandırdığımız ama dostluğumuzun, yoldaşlığımızın hala büyük bir sevgiyle sürdüğü sevgili Atay Gergin'le kurduğumuz evin bizden önce yerleşen sahibiydi. 13 muhteşem yılın ardından ansızın ayrılı verdi aramızdan. Yıkıldık, çok ağladık, baktığımız her yerde o vardı uzun süre. Ustalıkla ve büyük bir zerafetle, kırıp dökmeden eşyalarımızın arasında dolaşması, kalabalık dostlara katlanamayıp evin en ücra köşelerindeki inziva halleri, giysi dolaplarının kayar kapaklarını patisiyle usulca açıp, en çok sevdiği, yeni yıkanmış çamaşırların üzerinde uyuduğu o günler geride kalmıştı ansızın... Evdeki sessizlik, hareketsizlik, yokluğunun ağırlığı gitgide üzerimize çökmüştü.


Evini kedi ya da köpek fark etmez, bir dostla paylaşan herkes bunu çok iyi anlayacaktır; Kısacık bir veteriner ziyareti için bile olsa evde olmadıklarında, sürekli yanınızdan ya da arkanızdan onun geçtiğini zannedersiniz ya da halının katlanmış köşesine basınca, patisine falan bastığınızı zannedip korkuyla ayağınızı çekersiniz. Öyle olmadığını anlayınca bir hüzün çöker içinize, hele bir kaybın ardındansa bu yaşanan, beter eder...


Atay'ın yıllar yılı dostu olan Levent hoca üzüntümüzü görünce, tam olarak kedici tabir edeceğimiz güzel insan, 'Acilen bir yavru evlat edinin' diyiverdi bir gün. Tek ilacımızın bu olacağını söyledi bize. İlk zamanlar Nane'ye ihanet edecekmişiz gibi gelse de ben gizliden arayışlara başlamıştım. İçimden bir ses gerçekten de Levent hocaya inanmak istiyordu.


Biliyorum ki birçoklarınız sokaklarda bu kadar bebek varken cins satın almaya karşı. Fazlasıyla hak versem de, uzun yıllar bir de sokak kedisi evlat edinip evimizde bakmış biri olarak kendimizce bazı sıkıntılar yaşadığımız için bu yolu tercih etmedik. (Bu konuyu başka bir blog yazısında açmak ve sizden de ilgili fikirlerinizi almak çok isterim. Demek oluyor ki diğer yazının konusu da böylece belli oldu;)


Bursa'da bir yetiştirici buldum ve gönderdikleri yeni doğmuş British Short Hair cinsi 5 kardeşin fotoğraflarını Atay'a gösterdim. İçlerinden biri vardı ki, ilk anda ikimizi de yakalayıverdi. Küçücük ama cin gibi bakışlarıyla

fotoğraf karesinden bize ne kadar da çatlak bir şey olduğunu anlatıvermişti işte... Sol gözü puslu, kocaman kırmızı bir minderin üzerinde, küçücük poposunun üzerine oturmuş, dimdik bakıyordu. Gülçin hanıma bu küçük kızı seçtiğimizi söylediğimizde bizi defalarca uyardı. Emin misiniz, bakın henüz 3 aylık ama çok yaramaz, sürekli kardeşlerine sataşıyor, hatta bir gözüne fena bi pati yedi, retinası çizildi, tedavi ediyoruz, yani anlayacağınız çook yaramaz!!!! O zaman daha da eminiz dedik, hazırız, nasıl olacak?


Belirlenen tarihte küçük dostumuz kutusunda, bir otobüsün valizler için ayrılan bölümünde bize gönderildi. Gecenin bir vakti İzmir otogarında, heyecan içinde o otobüs mü, bu otobüs mü derken neredeyse başka bir otobüsün altında kalıyorduk:)


Bagajdan kutuyu elimize tutuşturup gönderen muavinden kızımızı alıp koşa koşa arabaya gittik. Seslerden ve kalabalıktan daha fazla korkmasını istemediğimiz için de arabaya kadar onu çıkarmadık. Arabada taşıma çantasının kapağını açtığımda, kocaman kutunun içinde, kırmızı polar battaniyenin ortasında gri bir nokta gibi oturmuş meraklı gözlerle bize bakıyordu. Yol boyunca avucumun içinde sakince, etrafı izleyerek eve geldi.


Yolculuğun başlı başına travma yaratma riski bir yana, yeni ev, yepyeni kokular o minicik kafasını yeterince karıştırmıştı muhakkak. Tam da bu yüzden sakince onu keşfe çıkması için salonun ortasına bıraktık ve koltuklara yerleşip izlemeye koyulduk. Bu arada yeterince büyümesini beklediğimiz haftalarda da netleştiremediğimiz isim konusunda bir karara varmayı umuyorduk.


Sanki 3 saatlik yolculuğu yapan, yepyeni bir eve gelen kendisi değilmiş gibi emin, seri adımlarla gözüne pufumuzu kestirip üzerine ustalıkla tırmandı ve tepesinde taklalar atarak kendi kuyruğuyla oynamaya başladı. Sonrasındaki günler de farklı olmadı, kah süpürge makinasının sesine aldırış etmeden tepesine tırmanıp, buraların kraliçesi benim dermişcesine miyavlayıp durmaları, kah vestiyerin tepesinde ya da direksiyon başında meraklı keşifleri, gözü kara halleri... Böyle maceralarla geçen birkaç günün ardından yaramazlıkta sınır tanımayan kızımız aslında adını da bize söylemiş oldu. Biz sadece onu dinledik ve tercüme ettik...


Cadı...


Zaman içinde varyasyonlarıyla da çağırdığımız; Küçük Cadı, Cadaloz, Cadı kızım, Minik Cadımız şimdi sarkık göbeğiyle kah Atay'da, kah benim yeni evimde, ki aynı zamanda atölyem de olduğu için burayı tam bir oyun alanı olarak kullanıyor, uzun gündüz uykularının sonrasında, gecenin olmadık saatlerinde yaramazlıklarıyla tatlı ve sağlıklı bir hayat sürüyor...

Cadı hayatımızda dolanıp bize gri öpücükler verirken, çikolata kokan başını her öpüşümde

Nanuşkamız geliyor aklıma.

Onlar hayatımızın vazgeçilmez parçaları, evlerimizin neşesi, bazen derdimizin dermanı, kırık kalbimizin ilacı ya da başımızın tatlı belası...

Bu evrendeki oluşum sürdükçe yanlarında olmayı dilediğim eşsiz ruhlar, oyun arkadaşları, can yoldaşları...


Birgün Nane'mizin de hikayesini yazarım. O da türlü maceralarla girdi hayatlarımıza, öyle de çıktı. Şimdilik yükü hala ağır, yazacak gücü topladığımda mutlaka paylaşırım.






1 view0 comments

Recent Posts

See All

Comments


bottom of page