top of page
  • Writer's picturegülce gürses

Beat Kuşağı'nın izinden; Nomadland

  




Yüzündeki derin çizgilerden, kırılgan bir ruhun kalınlaşan kabuğunu hemen tanıyacaksın. Nomadland filminin baş karakteri Fern, fırtınadan sonra dinginleşmiş, durulmuş bir okyanus gibi. Eşinin kaybıyla yalnızlaşan, yaşadığı kasabanın dağılışıyla mülksüzleşen bir insanın izleğinden aktarılan bir anlam arayışı.



Amerikan'ın büyük bunalım döneminde işçi sınıfı hayatta kalma çabasıyla yollara düşer, mevsimlik işlere, göçebe hayata mecbur edilir. Bu süreç, 50'li yıllarda döneminin sanatçılarına ilham olur ve Beat Kuşağı doğar. Bizlere Jack Keourac'ın Yolda'sını, Jim Morrison'ın Riders On The Storm'unu ve daha nicelerini getirir. İyi ki de getrir... YOL'un adeta kutsallaştırıldığı bu kafa, aslında insanoğlunun oluşundan bugüne getirdiği anlam arayışının bitmez tükenmez yolculuğuna açıklık da getirdi. Anlam, arayışın kendisidir... Yolda olmaktır...



Nomadland, günümüzün romantize ve popülize ettiği minimal hayatlara, karavanda yaşamlara güzelleme yapmaktan çok uzak bir noktada. Nomadland, baş karakterinin ve yönetmeninin kadın olduğu ama hikayesini adeta cinsiyeti bir mülk gibi sırtından atarak anlatan bir film. Şiir gibi akışkan, sürekli hareket halinde ama telaşsız, mütevazi.


Beat Kuşağının göçebe ruhunun peşinden, Fern'ün izleğiyle çıktığımız yolculuk fazlasıyla yalnız, zorlu ve sessiz. Amerikanın uçsuz bucaksız düzlüklerinde, sert iklimlerinde, 21. yüzyılın büyük buhranıyla yeniden yollara düşmüş, sistemin iliğini kemiğini sömürdüğü ve karşılığında kocaman bir hiç vadettiği düzene baş kaldıran, yerine kendi sistemini yaratmayı seçmiş insanların hikayesi. Yolda olmanın, anlamın kendisi olduğunun farkında, bize hiçbir şey pazarlamayan bir varoluş şekli.


Nomadland, ruhuyla beni beklemediğim bir biçimde, çok sevdiğim ve düşkünü olduğum Beat Kuşağı'nın izinden vurdu ve derinden etkiledi.


Alabildiğine uzanan arazilerde yakaladığı derin planlar, hemen sonrasında yakına geçip anlatıcının yüzünden hiçbir repliği olmasa da anlamı deşifre eden kareler... Yönetmeni Chloé Zhao anlatım yöntemiyle beni yolculuğun bir parçası yaparak ayrıca kendine hayran bıraktı. Fern'in alanından bir saniye için bile olsa bizi çıkarmadan, adeta gölgesi gibi yol alabilmemizi sağlayan bu harika kadınla tanışmış olmak da beni ayrıca heyecanlandırdı. Fern'e hayat veren bir diğer olağanüstü insan Frances Mcdormand'a zaten Three Billboards Outside Ebbing Missouri'de hayran olmuştum, burada da kelimeleri kifayetsiz bırakıyor. Fern'ün ruhunu nefesinden içimize üflüyor.


Ve Ludovico Einaudi, filmin score müziklerinin bestecisi büyüleyici insan. Onunla The Intouchables filminde tanışmıştım yıllar önce. Cloé Zhao onun bestelerini kullanarak, yolda olmayı, yalnızlığı, nehirde çıplak yüzmenin, buz gibi suların teninde gezinmesinin vereceği ürpermeyi, kuşların, ormanın sesini, yamaçları yalayıp geçen rüzgarı ve doğanın tüm korkutuculuğunun yanında gücü, estetiği ve zerafetinin içimize oluk oluk akmasını sağlıyor.


Filmin konusuyla ilgili daha detaylı bilgi edinmek isterseniz, güzel de bir inceleme olan Altyazı dergisinde, Aslı Ildır'ın kaleme aldığı yazıyı öneririm. Bence harika anlatmış ama size önerim filmi izledikten sonra okumanız.


Nomadland: Bana sinemaya gitmeyi ne kadar özlediğimi hatırlattı. O muhteşem görüntüleri devasa bir perdede izlemek şahane olurdu eminim. Yine de şans verin, izleyin. Belki kimileriniz aksiyon ya da bilim kurgu hikayeleri tercih edebilir, olsun... Yine de bir şans verin. Ucundan köşesinden de olsa, sizi bilmediğiniz bir kafada, olmadık bir yolculuğa çıkaracağını garanti ediyorum. İyi seyirler.

"Yolun sonunda görüşürüz..."




2 views0 comments

Recent Posts

See All

Comments


bottom of page